Başkalaşan ilişkiler

Bu sayfalarda ağırlıklı olarak teknolojik gelişmeler, ilgi alanlarım, hobilerim ve güncel meseleler ile alakalı yazılar yazmaktayım. Ancak son bir kaç senedir hayatım içerisinde yaşamış olduğum derin değişimlerden sonra ikili hatta çoklu ilişkiler konusunda (yaşımda da müsait olduğundan) çeşitli analizler yapacak kadar tecrübe kazandığımı söyleyebilirim. Asla ve asla “Ben artık tamamım yeaaa, biliyorum bu işi” demeyeceğim. Çünkü “lifelong” öğrenimim her daim devam etmekte.

2014 yılının sonlarına doğru yaklaşıyoruz. İnternet hayatımıza 20 sene evvel girdi. 20 sene içerisinde gelinen nokta çok ama çok enteresan. Hemen hemen bir çok kişi “paralel yaşamlar” içerisinde debelenmekte. Debelenmekte diyorum çünkü gerçek yaşamları ile paralel yaşamları arasında senkronizasyon ve uyum sağlayabilen pek yok.

Paralel yaşam nedir diye soruyorsanız eğer. Bunun için size bu yazımı önerebilirim.

Peki bizleri bozan şey nedir?

Hepimize ağır gelebilir belki ama benim çıkarttığım iki pragmatik durum var:

  • “başkalarının yaşamına bakarak kendi yaşamımızı sorgulamak”,
  • “hayallerimizi bir türlü gerçekleştirememenin ağır travması altında ezilmek”.

Bunları yaşamayan ve “Hayatım enfes gidiyor tüm hayallerimi gerçekleştirebiliyorum!” diyebilen hiç görmedim. Ya da bana denk gelmedi bilemiyorum. Belki vardır ama çok az olduklarından eminim. Hele ki 1. maddedeki durumu “Aaaa hiç olur mu ben yapmıyorum” diyen bu toplumda yaşamıyor diyebilirim.

Hemen her türlü ilişkilerde maalesef “çıkar durumu” gözetilmeye başladı. Bunda büyük sevgi ve aşkla başlayan evlilikler de dahil oldu.

Bir çoğuna göre “değişen yaşam koşulları” bana göre gelişen ve çeşitlenen iletişim olanaklarının getirdiği sorunlar. İnternet gücü ile daha da etkinleşen yazılı ve görsel medya bir yandan farkındalıklarımızı artırırken, öte tarafta hayallerimizin çıtasını yükseltmekte. Hayallerin çıtası yükselip gerçekleşmesi uzun zaman almaya başlayınca morallerimiz tuhaf bir şekilde yerle yeksan oluyor.

Hemen olsun, çabuk olsun, istediğim gibi olsun, benim olsun” düşünce biçimi bizleri esir almış durumda. Bir bakıyorsunuz akşam olmuş, hafta bitmiş, aylar geçmiş, yıllar tükenmiş.

Aile yaşantılarında da tuhaf bir senfoni yer almakta. Özellikle büyük şehirlerde yaşanan bu tuhaf senfoni aslında bir darboğazın habercisi: “Kaçınılmaz Rutin Hayat“. Bu rutin hayatın içerisinde kaybolurken psikolojik olarak büyük travmalarla boğuşuyoruz. Yaşadığım şehirin en ünlü özel psikiyatri merkezi ise her geçen gün büyümekte.

same-day-image

Bu hayat içerisinde debelenen bizler yaşamımızın çeşitli safhalarında rutini bozma adına “içimizden geldiği” gibi davranarak kendimizi “iyi hissetmiş” düşünüyoruz. Bu biraz da kendimizi kandırmak aslında.

Sizlere “yaşam illüzyonu” gibi bir durumdan bahsetmeyeceğim. Zaten bu ve buna benzer hayat felsefesine sahip kişiler ile ilgili yorumlarımı bu yazıda ayrıntıları ile vermiştim.

Oysa özellikle ikili ilişkilerde, hele ki çocuk sahibi olduktan sonra gelinen nokta genelde çatırdamalar oluyor. Çünkü çocuk sahibi olduktan sonra hayatın merkezinde iki kişi varken, dünyaya merhaba diyen o çocuk “Açılın bakiiim o merkezde ben yer alacağım” diyerek güzelce kuruluyor. Sonrasında da partnerler arasında ciddi bir iletişim bozukluğu başlıyor. Hayatları birbirinin merkezi olan iki kişi bir anda 3. bir kişinin istilasına (kaba bir tabir kabul ediyorum) uğruyor. Zaten biz ebeveynlerin de çocuk sahibi olduktan sonra yaşadığı depresif durumlar da bundan mütevellit. Hele ki ailesel anlamda herhangi bir maddi ya da manevi desteğiniz yoksa depresyon daha da derinleşiyor. İki kişi hem aile olmayı hem de karı-koca olma konusunda bocalamaya başlıyor.

İşte bu noktada bizleri tuzağına düşüren şey de iletişim becerileri günden güne gelişen mobil cihazlar oluyor. O cihazlar sayesinde  hiç bir zaman bulunamayan çıkış yolunu aramaya koyuluyoruz. Kendimize paralel yeni bir yaşam için pencere buluyoruz. Bu pencere de internet ve dolayısıyla sosyal medya oluyor. Bu platformlar üzerinden “arayış” içerisindeki yeni yaşam formunun sanal bir gerçekliğini deneyimlemeye başlıyoruz. Gerçek hayatta genelde yanımızda olmayan bu kişilere en mahrem konularımızı bile açabiliyoruz.

Şimdi diyeceksiniz “Haaah! Yine başladı sosyal medyaya giydirmeye!

Ancak son zamanlarda yeni medya düzeninin alttaki grafik gibi olmadığını kim inkar edebilir?

new-media

Bu arada benim sosyal medya ile ciddi anlamda bir alıp veremediğim yok. Türkiye’de daha internet doğru düzgün yokken (1995 yıllarından bahsediyoruz) internet’in her türlü ortamına girip çıkmış, saatlerini internet başında geçirmiş, bu konuda orta ve üst düzey yöneticilik yapmış, 20 senelik bir dinozor, dolaylı ya da dolaysız olarak yaşamını etkileyen sosyal medyaya çatmasın da ne yapsın!

^_^

(bu smiley’i de yeni öğrendim vallahi pek güzelmiş :P)

Dönelim konumuza…

İnternet ve dolayısıyla her türlü iletişim teknolojileri insanları kaçınılmaz bir son olan yalnızlığa itiyor. Bakın itmeye başladı demiyorum. Alenen ve zorla itiyor. Siz Facebook Messenger ya da Whatsapp’da sohbet ettiğinizi ve sosyalleştiğinizi zannediyorsunuz ama ne kadar yalnız kaldığınızın farkına bile varamıyorsunuz. Bunu ben de yaşadım. Hatta sosyal medyanın insanı SOSYAL yaptığını düşünüyordum bundan 2-3 sene öncesine kadar.

Oysa tam anlamıyla kendisine esir kılan bir yapıya sahip. Her ne kadar “paylaş” butonu ya da “retweet” ile bir şekilde paylaşımlar yapılıyor, “like” ile beğeniyoruz ama  bounce rate (şöyle bir bakıp geçelim) o kadar yüksek ki. Sadece tadımlık kalıyor bütun bu paylaşım ve sohbetler.

İkili ilişkilerde olsun, aile ilişkilerinde olsun buram buram bencillik var. Zaten bu spiritüel eğlencelerde de insana zerk edilen şey “Ben, ben, ben, ben; hep ben, ben mutlu olmalıyım, mutluysam karşımdaki de mutlu” diye alenen bencilliğin nirvanası diyebiliriz.

 belief

Nedenlerini niçinlerini yorumlamayı bu yazıda yapmıştım zaten. Daha fazla detaya girmenin anlamı yok.

E manyak, bu yazıyı neden yazdın o zaman?” diye soruyorsanız…

Bu yazının yayımlandığı gün’ün eskiden benim için bir anlamı vardı. Şimdi ise diğer günlerden bir farkı kalmadı! 

Hayat kısa dostlar. 2. yaşama ya da paralel evren’e ihtiyacımız yok.

Basit bir önerim var; elinizdeki cihaza yapışık yaşamayın. Biraz da gerçek dünya ile iletişim içerisinde kalın. Eğer elinizdeki cihaza fazla anlamda yapışıksanız ve bırakamıyorsanız o zaman yaşam biçiminizde ve ilişkilerinizde ağır durumlar mevcut.

Onları çözmenin zamanı gelmiş de geçiyor diyebilirim. Ya profesyonel yardım alarak ya da karşınızdaki(ler) ile konuşarak (ama gerçekten ve içten bir şekilde) çözüme ulaştırmaya çalışın. Tüm çabalarınıza rağmen kendinize göre bir iyileşme yoksa o zaman yapacak çok da bir şey yok.

Klişe bir laf vardır. “Mutlu olmak elimizde“.

Evet elimizde ama koşulları güzelce yaratırsak. Bu koşullar da bencilliği değil, karşımızdakilere değer vererek oluyor. Onları “dinler gibi” yaparak değil, gerçekten anlayarak, özümseyerek…

Şu noktaya da dikket çekerek bu yazımı bitireyim bari; “Hiç bir zaman istemediğiniz bir şeyi yapmayın. Zorla güzellik olmaz. Böyle bir durum varsa ya o ilişkide bir hata vardır ya da sizde…

happy-and-smiling-fingers

 

Tüm bunlara rağmen hayatı içerisinde büyük travmalarla boğuşan onbinler sayabilirim. Hatta bu sayıyı daha da artırmak mümkün. Fena halde maskelerimizi kullanıyor ve “mış gibi” yapıyoruz. Zaten bu sabah haberim olan bu olay ile ilgili olarak oturup düşünmek.

Hem de çok düşünmek gerekiyor.