Quote

Köprünün altından akan sular

Yaşam penceresinden her an deneyimlediğimiz olaylar bize tecrübe olarak geri dönüyor. Bana göre hayat içerisindeki en önemli meziyetlerden biri, bu tecrübelerden ne kadar yararlandığımız ve hayatımızı anlık yada kısa dönemlik şekillendirirken tüm bunlara ne kadar önem verdiğimiz.

Yaptığımız her hatanın bedelini öyle ya da böyle bir şekilde ödüyoruz. Atalarımız buna da harika bir deyim ile cevap vermiş: “Ektiğini biçersin…”.

Bugün bu yazıyı yazıp sizlerin önüne koyuyorum belki ama bu yazının temeli çok daha eski. Onlarca kelime yazıp, ağdalı bir çok cümle kurduktan sonra defalarca sildiğim oldu. Kendi içimdeki analizlerimi bitirdim, eteğimdeki taşları döktüm, fazlalıklardan kurtuldum zaten.

Elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım. Her sene doğum günümde bu tür yazılar yazmayı alışkanlık haline getirmiştim.

Aslında okuyacaklarınız bu blogdaki ilk manifestom olacak.

Bu satırlar ile birlikte uzun bir ara vereceğim bu sayfalara.

Daha önce farklı sebeplerden dolayı vermiştim ama bu gerçekten uzun olacak…

Zaten bir daha yazmaya başlarsam eğer mutlaka önemli bir sebep okuyacağınıza emin olabilirsiniz.

Başlayalım o zaman…

Şimdiki çocuklarda çok erken başlayan “environmental stimulant” yani çevresel uyarıcılar benim yaşlarımdaki kişiler için en erken 5-6 yaşlarında, siyah-beyaz televizyonların evin en baş köşesine konması ile başlardı. “Sokak çocuğu” olarak yetişmiş olan X kuşağının Türkiye’deki temsilcileri olarak okul dışında geçirdiğimiz zamanlarımız ya evde hayal gücümüzü kullanarak oyuncaklarla geçiriyor, hava iyi de olsa kötü de olsa dışarıda arkadaşlarımızla envai çeşit oyunlarla geçiyordu.

Ben ve benim yaşlarımda olan hemen herkesin çocukluğu bu şekilde geçti.

Hayat benim için o zamanlar okul-ev-arkadaşlar üçlemesindeydi. Dışarıda, tüm dünyada ne oluyor farkında bile olmadan çocukluğumun son demlerini yaşar, televizyonlarda bize empoze edilen Hollywood filmlerindeki gelecek tasavvurlarının hayalini kurmakla meşguldük.

happily-ever-after

Bize sunulan o Hollywood filmlerinde muazzam bir gelecek tasvir edilirdi. Yaşıtlarım gibi hem dizilerde, ki o zamanlar daha az olurdu, hem de filmlerde geleceğin çok güzel ve harika bir yer olacağını, herkesin mutlu olacağını ve sıkıntıların son bulacağı vaad edilir dururdu. Bir nevi “Happly Ever After”. Ben de hayaller içerisinde yatağıma uzanır geleceğim ile ilgili güzel hayaller yaratırdım. Öyle olmadı. Olamadı. En azından kendi geleceğim benim tasavvur ettiğim gibi olmadı.

happy-and-smiling-fingers

Hayal ettiklerimin bir çoğunu kısa süreliğine olsa da gerçekleştirebildim ama bazılarına nefesim de gücüm de yetmedi. Her alanda hayatın civeleri ile dans ettim. Zaten kaygan olan zeminde bazen kafa üstü, bazen kıç üstü düştüm durdum.

Belki de hayatın bana getirisi benim için önemli bir açılım oldu. Popüler terim ile “kişisel gelişimimdeki” derin etkilerini şimdilerde daha iyi görebiliyorum.

Hani bir laf vardır, bazen içinde olduğun durumun vahametini göremezsiniz.  Kesinlikle doğru bir şey. Çünkü “Benim doğrum bu herhalde” dersiniz. Algınız ne kadar açık olursa olsun elinizden geldiği kadar büyük resmi görmeye çalışsanız bile gerçekleri görmeniz, o sis perdesinin arkasında zor olabilir.

Son zamanlarda kendimdeki gelişmelere zaman zaman inanamadım. O kadar çok şey kaçırmışım ki aradaki bir tuhaf ve salakça dönemde.

Sanki bisiklet kullanmayalı uzun yıllar olmuş ve yalpalaya yalpalaya yeniden iyi bir bisiklet sürücüsü gibi çaba gösteriyorum.

Şimdilerde ise hayatımın bir çok kısmında yoluna koyduğum şeyler var. Ancak daha yapacak çok şey de bulunmakta. Bu asla “ben oldum” demek değil. Her gün hayatın yeni güzelliklerini keşfetmek muazzam bir şey.

Velhasıl kelam;

Bu yazı ile 40 yaş’ın engin denizlerine açılmaya başlıyor ve geleceğimi inşa etmeye başlamanın tarifi imkansız heyecanı içerisindeyim ve artık:

  • Hiç bir şey için üzülmemeye çalışıyorum. Olanda bir hayır var diyorum, boyun eğmek değil ama kabullenmek diyebilirim,
  • Hiç kimseyi mutlu etmek için kendi mutluluğumdan vazgeçmiyorum,
  • İçimden gelmiyor, canım istemiyorsa yapmıyorum,
  • “Hayır” demesini artik çok iyi öğrendim,
  • Hayatımda beni yoran, zorlayan, ızdırap veren insanlara yer vermiyorum,
  • Sorunları çözmek için olağanüstü çaba harcamak yerine zaman zaman o sorun ile yaşamayı kabulleniyorum,
  • Daha sessizleştim, daha dinleyici oldum, daha dingin oldum,
  • Sessiz ve huzurlu ortamlarda kafa dinlemeyi tercih ediyorum,
  • Kendimle başbaşa kalmayı özlemişim ve her fırsatta kendimle kalıyor beynimdeki sesleri değil doğanın o muazzam ezgisini dinliyorum,
  • Orta ve uzun vadeli detaylı plan yapmıyorum, olduğu gibi yaşıyorum,
  • İlla bir şey olması için çaba göstermiyorum, tadını çıkara çıkara yaşamayı öğrendim,
  • İkili ve çoklu ilişkilerde acele etmeden tane tane yaşamanın, karşılıklı gülümsemenin ve eğlenmenin ne kadar huzur verici olduğunu unutmuşum,
  • Zamanında o çok emek harcadığım her şeye bakıp “vay be ne de ilginç bir adammisim” diye gulebiliyorum, 

Son olarak;

  • Hayatımda ilk defa doğumgünümde KENDİME güzel bir hediye alacağım

Burada elimden geldiğince fikirlerimi, ilgi alanlarımı, sevdiğim sözleri kısaca kendimle ilgili şeylerden bahsettim. 

Zaman zaman çattığım hususlar ve davranışlar, kişiler oldu. Bazen içimden çok yazmak geldi, bazen hiç.

Ama hep özgün şeyler yazdım. Zaman zaman uzattım, zaman zaman saçmaladım.

Uzunca bir ara vererek huzurlarınızdan ayrılıyorum. Yazının başında da söyledim çok önemli bir sebep olmadığı sürece yazmayı düşünmüyorum. 

Vesselam. . .

Evren

 

 

 

Benim de bir görüşüm var!